Şems-i Tebrizi ile Mevlana Konya’da ilk kez karşılaştıklarında Şems-i Tebrizi Mevlana’ya şunu sorar; 
-Büyük âlim Bistamlı Bayezid mi büyüktür, yoksa Hz. Muhammed mi? 

Mevlana: 
-Bu nasıl sualdir? Kuşkusuz Hz. Muhammed yaratılmışların en büyüğüdür, burada Bayezid’in lafı mı olur? Diye kızar. 

Şems-i Tebrizi ise itirazını şöyle ortaya koyar; 
-Öyle diyorsun ama Peygamber bu büyüklüğü ile ey Allahım biz seni tam anlamıyla bilemedik derken, Bistamlı Bayezid kendimi tenzih ederim, ben bilinmesi gerekenleri tıpkı gerektiği gibi bildim, ben sultanların sultanıyım diyor. 

Mevlana’nın cevabı ise şöyledir; 
-Bazı insanların gönül dağarcığı küçüktür, bir testi suyla dolar, bazılarınınki ise sonsuzdur, okyanuslar bile susuzluğunu gideremez. Bayezid susuzluğunu bir yudum suyla giderip, övünerek suya kandığından dem vurmuştur. Hz. Muhammed ise her gün daha çok gördü, daha çok anladı, daha çok bildi ama gördükçe görecekleri artıyor, bildikçe bilmedikleri çoğalıyor, anladıkça anlamadıkları büyüyordu. Bu sebeple biz seni layıkıyla bilemedik diye buyurmuştur. 

Şems-i Tebrizi ile Mevlana birbirini böyle bulmuştur, hatta Konya’da bu konuşmayı yaptıkları yer Merec-el Bahreyn, yani iki denizin buluştuğu yer olarak adlandırılmıştır.
 
Bilmek ve kendini bilmek tüm dinlerde ve felsefelerde önemli bir merhale ve erdemdir. Kuran-ı Kerim’in ilk emrinin “Oku” olması bu yüzden de çok anlamlı değil mi? Hz. Muhammed “Kendin bilen, Allah’ını bilir” diyor. Kendini bilemeyen etrafı da bilemeyecektir. Bu bilgisizlik, bakış açısının darlığı, çevreyi anlama kapasitesinden yoksunluk, olayları farklı açılardan görememe, kısaca; cehaletle sonuçlanacaktır. 

Köklü ve gelenekleri olan toplumlarda cehalet ve cehaleti gösteren davranış biçimlerini saklı tutmak bir edep belirtisi kabul edilir. Kadim Türk geleneklerinin parçasıdır ilim irfan sahiplerine saygı göstermek ve onları toplum içinde yüceltmek. Bilgelik, erdemlilik, kibarlık, akıl ve fikir sahibi olmak, dinlemeyi bilmek, herkesi dinlemek, yaşın kaç olursa olsun herkesten öğrenecek bir şeyler olduğunun farkında olmak, hoşgörü ve tevazu… Ne kadarını koruyabildik kadim kültürümüzün, ya da ne kadarını kaybettik ve kaybediyoruz gün be gün? Bu soruyla yürekleri yanan kaç kişiyiz?

Sizce de cahil cesareti sergileyen davranış sahiplerinin toplumda amansızca yükseliyor olması, toplumun bütün cahillerine egolarındaki kabalığı gösterme hakkını ve cesaretini vermiyor mu? Erdemli, kibar, eğitimli ve kültürlü insanlar için hayat giderek zor ve çekilmez hale gelirken, toplumun kültüründen ve inançlarından gelen yüce erdemler yıkılıp, kaybolup gitmiyor mu? Üstelik bu kayboluşu algılayabilenler ancak belli bir bilgi birikimine sahip olanlar değil mi? Cahiller olan biteni algılayabiliyorlar mı acaba? Yoksa toplumsal ve inanç değerlerinin korunduğu ve savunulduğu yanılgısında yaşayıp, doğruyu ve güzeli arayıp bulmayı akıllarına bile getirmiyorlar mı? Bu sorulara bulduğunuz cevaplar sizin de yüreğinizi yakıyor mu?
 
Oysa aklın yolu birdir ve akıl ile cehalet genellikle aynı yerde bulunmaz. Geleceği öngörebilmek, şekillendirebilmek ve şimdiden doğru adımlar atabilmek için akıllı ve aydın olmak, bunun için de okumak, bilgi sahibi olmak ve bilgiyi işleyecek bir bilinç düzeyine erişmek gerek. 

Yeni romandan bir alıntı ile bitirelim:

“Bilgisi olmayanın bilinci de olamaz. Bilinçsiz insanların aklı fikri eksiktir. Bu yüzden cahillik bana göre önemli bir akıl hastalığıdır. Bildiğini zannetmek ise cahilliğin tedavisi mümkün olmayan formudur. Daha da kötüsü bu kişiler fikir üretip bunları uygulamaya koyduklarında toplumsal tehlike oluştururlar. Gerçekten bilenlerle, bildiğini zannedenleri birbirinden ayırmanın yolu ise onlara bir şey anlatırken aldıkları tavrı gözlemektir. Bildiğini zannedenler seni anlamak için değil sana cevap yetiştirmek için dinlerler, yani onlar en çok dinlemeyi bilmezler ” (Serra Menekay, Kuşbakışı, Alibi Yayıncılık, Ankara 2016, s. 266.)

QHA

Yasal Uyarı