Türkler eski ve tüm dünya üzerine yayılmış bir kavim olduğu için Türkçe de köklü ve yaygın bir dildir. Aslında bir Yahudi olan ve 1861-64 yılları arasında önce Sünni bir derviş kılığına girerek Ermenistan, İran ve Türkistan’ı, sonra İngiliz casusu Raşit Efendi olarak İstanbul, Trabzon, Tebriz, İsfahan, Tahran, Buhara, Semerkant ve Hive'yi gezen ünlü Türkolog ve seyyah Vambéry’nin de belirttiği gibi “Sadece Türkçe konuşarak Balkanlardan Çin’e kadar gitmek mümkündür”.

Böyle bir dile sahip olduğumuz için ne kadar şanslı olduğumuzun farkında mıyız acaba? Bence çok değiliz, çünkü tarih boyunca bırakın dilimizi yaymak için gayret sarf etmeyi, onunla hep gurur duyduğumuzu ve özenle koruduğumuzu bile savunamayız yazık ki.

Dilimizin geçmişine hızla göz atalım isterseniz birlikte, çünkü geçmişi bilmeden, gerçeği ve geleceği göremeyiz. Yazı dilimiz Yenisey mezar taşlarında ve Göktürk Yazıtlarında Göktürk alfabesiyle, sonraki eserlerde Uygur alfabesiyle vücut bulurken, Göktürk yazıtlarında kendi adlarını bırakıp Çince adlar alan Türk beylerinden şikâyet edildiğini, Uygurlarda ise Sanskritçe kelimelerden Türkçeye ciddi oranda karışma olduğunu görüyoruz. Atalarımızın Karahanlılar döneminde kitleler halinde Müslümanlığı seçmeleriyle yazı dilinde Arap harfleri kullanıma girerken, batıya doğru ilerleyen Türk kavimlerinin dilinin buralardaki yerleşik dillerin yani Arapça ve Farsçanın etkisinde kaldığını izliyoruz. Bu durumu ilk görenlerden ve çözüm üretmeye çalışan âlimlerden biri, Türk illerinin büyük kısmını gezerek bu konuda bilinçli bir çalışma yürüten Kaşgarlı Mahmut’tur. Muhteşem eseri Divanü Lugati’t Türk’te Kaşgarlı, yaklaşık 7500 Türkçe kelimenin Arapça karşılıklarının yanı sıra atasözü, deyiş ve şiir gibi halk edebiyatı örneklerinin açıklamalarına ve Türk toplumuna ait mitolojik ve etnografik bilgilere yer vermiştir. Eserinde Türk soyunu Nuh Peygamberin oğlu Yafes’in oğlu Türk’e dayandıran Kaşgarlı, “Bize ad olarak Türk adını Ulu Tanrı vermiştir” diyerek Türk milletinin adını yüceltmiştir. Kaşgarlı bu eserini pek çok yerde yazdığı gibi sadece Araplara Türkçe öğretmek için yazmamıştır elbette. Uğruna ömrünü adadığı bu eser Türkçenin ne denli kadim bir dil olduğunu gösteren döneminin en önemli belgesidir. Dönemin bilimde ve sanatta en güçlü dili olan Arapça’ya alternatif olabilecek bir dil olan Türkçe’nin gücünü ve zenginliğini göstermek üzere yazdığı eseri Kaşgarlı Mahmut ilerlemiş yaşına rağmen çıktığı seyahat ile Araplara bizzat kendisi tanıtmıştır. Kaşgarlı Mahmut ayrıca çeşitli Türk boylarının kullandıkları lehçeleri tek tek ele alıp sınıflandırmalar da yaptığından karşılaştırmalı Türk dilbiliminin kurucusu kabul edilir.

Arap harflerinin kabul edilmesi bazı sıkıntıları beraberinde getirmiştir. Türkçe’de çok önemli yer tutan sesli harflerin Arap harfleri ile yazılamamasından kaynaklanan doğal uyumsuzluk bir yandan okuma ve yazmayı güçleştirirken diğer yandan okuma ve anlamada hata olasılığını arttırıyordu. Yazı dilinde Arap alfabesi kaynaklı olası yanlış anlamalardan kaçınmak için giderek daha fazla Arapça ve Farsça sözcük kullanılmaya başlandı. Bu durum özellikle Anadolu’da kurulan Türk devletlerinde Türkçe’nin giderek zayıflamasına neden oldu. 1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey “Bugünden sonra divânda, bârgâhta, mecliste, meydanda Türkçe’den başka dil kullanılmayacaktır” fermanını yayınlamış olsa da onun ölümünden sonra Türkçe dilinin Arapça ve Farsça kelimelerle işgali sürdü, Osmanlı döneminde yazım dili, edebi dil, devlet ve saray dili Türkçe’den giderek uzaklaşırken halkın dili olan Türkçe adeta hor görüldü. Oysa Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Âşık Veysel gibi filozof halk ozanları Türkçeyi halk edebiyatında gayet güzel kullanmış ve daha da ötesi yaşatmışlardı.

Batıda bunlar olurken, doğuda ve kuzeyde Rus etkisi ve baskısı altında kalan Türkler ve Türkçe bilinçli bir eritme politikası ile karşı karşıya kaldı. 1920’lerde Rus Çarlığının baskılarından kurtulan Türk boyları kademeli olarak Latin alfabesine geçerek aralarında bir yazı ve dil birliği oluşturma gayretine girerlerken, bu noktada başı Gaspıralı İsmail Bey’in attığı tohumlar yani yetiştirdiği öğrenciler çekti. Gaspıralı’nın gerek Usül-i Cedid mektepleri gerekse Tercüman gazetesi yoluyla başlattığı Türk Dünyasında aydınlanma hareketinin buna katkısının tesadüfi olmadığını, gayet bilinçli, emek, sabır ve akıl dolu bir strateji olduğunu görmek gerekir. Bu minvalde 1926 yılında Bakü’de toplanan 1. Türkoloji Kongresinde karara bağlanan alfabe birliği (Latin harfleri) ile Gaspıralı’nın idealleri kaldığı yerden devam ettirilmiş oluyordu. Atatürk’ün 1928’de Türkiye’de Latin harfleri temelli Türk Abecesine geçmesinin ardında Türk Dünyası ile kurulacak yazı birliği ideali de önemli yer tutuyordu. Ancak Ruslar da boş durmuyordu. Bakü’deki Türkoloji Kongresinde Türklerin tüm dünyada Latin harflerini ortak alfabe olarak benimsemelerinin doğru olacağını söyleyen Türkolog Samoyloviç’in Rus çıkarlarını ne denli zedelemiş olduğunu 1936’da Stalin tarafından Sibirya’ya sürülmesinden anlayabiliyoruz. Esasen o dönem Sovyetler Birliği içinde Türk soyundan olup eli kalem tutan kim varsa biyografilerinden görüleceği üzere 1937-1941 arasında vefat etmişlerdir. Bu Stalin’in yaptığı bilinçli bir kıyımdı. Ayrıca bilinçli bir politika ile Türk boyları içinde zamanla lehçe farklılıkları abartılarak yeni diller yaratıldı, Kiril alfabesi bu dillere özgü formlarda farklılaştırıldı. Sonra gelen sürgün, katliam ve soykırımlar da üzerine eklendiğinde bırakın Türk dil birliğinin önüne konan bilinçli engelleri, Türk varlığının ortadan kalkması için ne gerekiyorsa yapıldı.

Türki Cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını kazanmasından sonra 1992 yılında İstanbul’da yapılan Alfabe Sempozyumunda 35 harfli Latin temelli alfabenin kabulü hiç şüphesiz önemli bir adımdır. Halen Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan devletleri ile Gagavuzlar ve Kırım Türkleri Latin alfabesini kullanmaktadırlar. Henüz kullanmayanların bu konuda çaba sarf etmekte olduklarını biliyoruz. Bu konuda hızla ilerleme kaydedilmesini umuyor ve bekliyoruz.

Yazı dilinin ortak olmasının ne denli önemli olacağını tahmin etmek zor değil.

Aradan 150 yıl geçti ama halen Gaspıralı’nın “Dilde, fikirde, işte birlik” şiarının “dilde birlik” kısmındayız. Dilde birlik, birlik olabilmenin ilk ve en önemli adımı. Atatürk’ün Türk Dil Kurumunu Türk Tarih Kurumuyla birlikte kurmasının arkasında da bu fikir olduğu aşikâr. Atatürk’ü ve Gaspıralı’yı okuyanlar aralarındaki fikir ve ideal benzerliğinin boyutlarını bilirler. Bu konulara daha önce çeşitli nedenlerle yazılarımda ("Merhaba" ve "29 Ekim ve idealler") değinmiştim.

Peki Gaspıralı’nın “Ortak dil” dediği dilde birliği gerçekleştirebilmek için neler yapmalı derseniz bu konuda çalışan kıymetli akademisyenlerimizin fikirlerine kulak vermek gerekir. Benim onlardan okuduklarım kadarıyla aklıma yatan hedefler; önce karşılıklı lehçelerin öğrenilmesi, ortak dilin zorlama ile değil kendiliğinden oluşmasının sağlanması, alfabe birliğinin tüm Türkçe konuşan ülkeler arasında oluşturulması, bu konuda yayınlar yapılması, enstitüler kurulması, yabancı kelimelerin yerlerine diğer lehçelerden uygun kelimeler ikame edilerek ayıklanmasına çalışılması, imlâ birliği çalışmalarının gerçekleştirilmesi ve Türk devletleri arasında özellikle sanat ve eğitim alanında ortak işler yapılması, edebi eserler, televizyon programları, ortak yayınlar, sanatsal faaliyetler, sosyal faaliyetler düzenlenerek, öğrenci değişim programları uygulayarak hatta zaman içinde eğitim ve öğretim birliğine gidilerek dilde, fikirde ve işte birliğin sağlanmasına çalışılması hemen aklıma geliverenler. 

Bu konuda ilim irfan sahipleri, akademik dünyadakiler güzel çalışmalar yapıyorlar ancak bunun bir millet ideali haline dönüşmesi ile gerçekleşebileceğini hep birlikte görmek gerek. 

Gaspıralı’nın ve Atatürk’ün ideallerinde olan bir ülkü birliğini daima akılda tutmak ve sahip çıkmak gerek.

QHA

Yasal Uyarı