Lazım oldu, tıp doktoru diplomamı bulup, elime aldım. Sanki geçmişin kalabalıklığını ve hızla akıp giden zamanın acımasızlığını yüzüme vurur gibi epeyce eskimiş ve yıpranmış olduğunu gördüm diplomamın. Her yeni işe başladığımda noter onaylı bir kopyası istendiği için diplomanın arka yüzü noter damgalarıyla dolmuş. 
 
Biliyor musunuz mesela Amerika’da böyle işler için noter kullanılmıyor. Hatta sıradan vatandaşlar hiç noter görmeden ömürlerini bile tamamlayabiliyorlar orada. Düşünün bakalım siz kaç kere notere gittiniz şimdiye kadar? Nüfus cüzdanınızın noter tasdikli fotokopisini kaç kez yaptırdınız? Notersiz bir hayat düşünebilir misiniz? En basitinden araba alıp satmak için gidilir diye geliyor değil mi insanın aklına? Orada arabanızı satarken ruhsatını sattım diye imzalayıp alan kişiye veriyorsunuz, o kişi ruhsatı alıp ilgili kayıt ofisine gidiyor ve aldım deyip kayıtları yeniliyor ve vergisini ödüyor. Herkes bunu yapıyor çünkü eğer yapmazlarsa mutlaka bir gün yakalanacaklarını ve yaptırımının korkunç olacağını biliyorlar. Devlet vatandaşına güveniyor, araya noter falan sokmuyor. Vatandaş da devlete güveniyor, yapması gerekenleri yapmazsa devletin gerekeni yapacağını biliyor ve bundan emin. Bilmem anlatabiliyor muyum? Farklı örneklerle biraz daha açayım konuyu; hani havaalanında bavul işlemlerini yaptırmak için sıraya geçersiniz ve orada bir çizgi vardır. Her yerde görevli sizi çağırana kadar çizgiyi geçmemeniz gerektiği yazılıdır. Her ülkede, her havaalanında geçerli bir kuraldır bu. Mutlaka bazılarınızın dikkatini çekmiştir, bizim milletin bu çizgiyle ilgili bir sıkıntısı vardır. Diğer havayollarının önündeki kuyruklar düzenli bir sıra halinde ve çizginin ardında dururken, bizim sıramız hep çizgiyi aşar. Bir tek havaalanlarında da olmaz bu aslında. Oluşturduğumuz bütün sıralar bu şekildedir. Otomatik sıra numarası verilmeden işlem yapılan her yerde durum aynıdır, sıraya girmeyi bilmeyiz biz. Eğri büğrü oluşturduğumuz sıralarımız, fark edildiklerini anlayınca aptala yatan ama orasından burasından sıraya kaynamaya çalışanlarla doludur. Sıra numarası verilen yerlerde bile oluşturduğumuz kuyruklar düzensizdir çünkü onları hep “Sadece bir şey sormak için!” en öne geçenler bozarlar. Üstelik o kuyruk zaten “sadece bir şey soracaklardan” oluşmuştur, utanmadan öne geçenler de bunu pekâlâ bilmektedirler aslında. Dahası bu uyanıklıklarını matahmış gibi böbürlenerek anlattıklarını da duyabilirsiniz sonradan.
 
Yollardaki yani trafikteki durumumuz da aynı, kamera yoksa kırmızıda geçeriz, radar yoksa sürat yaparız, polis yoksa hatalı sollarız ama sonra her bayram yaşadığımız katliam gibi trafik kazalarının bilançolarını duyunca saf saf “Neden?” diye sorarız. Yağmurda çamurda eski lastiklerle ve bakımsız bir araçla tam gaz gideriz, kurallara da uymayız, sonra bir kaza olduğunda buna “Kader” deriz, yani suçu da hiç üstümüze almayız. 
 
İş kazalarında, yangınlarda, doğal olayların neticesinde oluşan hiç te doğal olmayan ölümlerde karşımıza çıkan da budur değil mi aslında? Peki buna kader demek aklımıza hakaret etmek değil midir? Suçu alınyazısına atmak, aklını ve vicdanını kullanmayan suçluları beraat ettirmek ve adalet duygumuzu zedelemekten başka bir işe yarıyor mu? Üstelik böyle yaparak kazaları azaltamadığımız gibi daha da arttırıyoruz. Kötü kokulu çöpleri halının altına süpürüp saklamak gibi.
 
Devlet kuralları koyar, kanunları yapar ve vatandaş bunlara uyar. Uymayanlar bilirler ki kanunlarda yazılı cezalarla karşı karşıya kalacaklardır. Uymayan herkes, uymadığı her zaman, cezasıyla yüzleşecektir. Devlet kuralları koymakla, sonra da bu kurallara uymayanları bulmakla ve cezalandırmakla yükümlüdür. Tüm bu sistem eşit ve adil olarak tüm vatandaşlar için geçerlidir. Vatandaşlar bu konuda devlete güvenirler, çünkü devlet adildir. Devlet adil olduğu sürece de vatandaşına güvenir. Zaten bu güven kötüye kullanılmışsa bunu tespit etmek ve gerekeni yapmak devletin görevidir. Ne kadar basit aslında değil mi? Peki neden bu kadar zor işliyor hatta işlemiyor? Vatandaş mı yoksa devlet mi veya ikisi de mi sorumlu ya da sorunlu?  
 
Yurt dışında yaşadığım dönemde dikkat etmiştim, oralarda çocuklar okula yeni başladıklarında okuma yazmayı veya rakamları değil, uzunca bir süre sadece kuralları ve kurallara uymayı öğreniyorlar. Okul otobüsüne binmenin, inmenin kurallarını, karşıdan karşıya geçmeyi, trafik ışıklarını, sıraya girmeyi, sıradayken sabırlı olmayı, kendine ve başkalarına saygılı olmayı, medeni olmayı, çevreyi temiz tutmayı, çöpleri nereye atmaları gerektiğini, yemekhanede, sinemada, tiyatroda, müzede nasıl davranacaklarını, birbirlerine nasıl davranmaları gerektiğini hatta gülümsemeyi ve günaydın demeyi öğreniyorlar. Okuldan çıktıklarında öğrendikleri kurallara uyan insanları görüyorlar. Ebeveynlerinin, öğretmenlerinin, arkadaşlarının ve etraflarındaki herkesin öğrendikleri bu kurallara uyduklarını farkında bile olmadan izliyor, görüyorlar. Sonunda bu öğretilenler toplumsal bir davranış kalıbı haline geliyor. “İyi vatandaş, düzgün insan kanunlara ve kurallara uyar!” kalıbı onların zihnine işleniyor, yaşamlarına tartışmasız olarak giriyor. Akıllarını kuralları ve kanunları uygularken devreye sokmuyorlar, kanunlar ve kurallar bir refleks gibi, beyin devreye girmeden omurilikten uygulanıyor. Onun için hiç trafik olmayan bir yolda levhada “dur” yazıyorsa duruyorlar. Laboratuvara girerken ne giymeleri, ne takmaları gerekiyorsa harfiyen yerine getiriyorlar. Asansörlerini, yangın merdivenlerini, alarm sistemlerini yönetmeliklerinde nasıl yazıyorsa öyle yapıyorlar. Biliyorlar ki yapmazlarsa sadece “iyi vatandaş ve düzgün insan” etiketini yitirmekle kalmazlar, mutlaka yakalanırlar ve yaptırımı çok ağır olur. Bunu baştan kabullenerek akıllarını kuralları kanunları eğip bükmek için değil, gerçekten kullanmaları gereken yerlerde kullanıyorlar. 
 
Biz ise onların bu kuralcılığı ile dalga geçip kendimizi çok akıllı sanırken aslında aptallık ediyoruz çünkü gerçekte yaptığımız; en basitinden bu kuralları yaratanların deneyimine, birikimine, aklına, sonra devletimize ve en sonunda da kendimize saygısızlık etmekten başka bir şey değil.
 
Ancak “Sorun tam olarak bizim davranış kalıplarımızda mıdır?” derseniz, “Değildir” diyeceğim. Mesela bizler ve onlar bir anda yer değiştirsek nasıl olurdu sorusunu sadece hipotetik olarak değil gerçek yaşamda da test ettim. Yurt dışında yaşarken tüm kurallara harfiyen uyan ancak tatil için Türkiye’ye geldiğinde bir trafik canavarına dönüşen Türkler gördüğüm gibi, tayin olup Türkiye’ye gelen ve buranın tuhaf kuralsız trafiğine bir yıl içinde uyum sağlayıp tüm kuralları hiçe saymayı öğrenen Avrupalıları da gayet yakından tanıyorum. 
 
Kısacası insan çevresine uyum sağlayabilen bir varlık. Üstelik nasihatle değil, musibetle öğreniyor, kendisine söyleneni değil, gördüğünü yapmayı tercih ediyor. Yaptığının yanlış olduğunu bilse bile. Buranın düzeninin yazılı kural ve kanunlara uygun olarak işletilmesi için devlete düşen görevin ilk adımı kanun ve kuralları çiğneyenleri istisnasız yakalamak ve gereken yaptırımları eşit ve adil olarak herkese uygulamaktır. İkinci adım elbette eğitimdir. Çünkü bir davranış kalıbı ancak eğitimle ve uzun vadede değişebilir.  
 
Aslında iki lafın başında “Eğitim şart” diyen bir toplumun bireyleriyiz biz. Ama galiba en çok bu konuda eksiğiz. Pisa araştırmasının sonuçlarını görmüşsünüzdür. 
 
Kabaca bundan 2300 yıl önce Eflatun’un hocası Sokrates’in dilinden yazdığı ve ideal bir devletin ve mutluluğun sırrını anlattığı “Devlet” isimli eserinin VII. kitabında Sokrates eğitimin üzerinde durmakta ve şöyle demektedir; “Eğitim, bilgiden yoksun bir ruha bilgi koymak değildir. Kör göze görme gücü vermek gibidir. Her ruhta iyi ve kötü yön vardır. Eğitimin faydası kötü yöne dönmüş bir ruhu iyi yöne çevirmektir”. İşte biz böyle bir eğitimi hem okulda hem hayatta vermeyi becerdiğimizde, çocuklarımıza örnek davranışları bizzat ve hep gösterdiğimizde, toplumun gözü önünde olan herkes başta devlet büyükleri, sanatçılar, sporcular olmak üzere kanunlara, kurallara uygun ve doğru olanı hem sözleriyle hem de yaparak gösterdiğinde, toplumumuz iyiyi, doğruyu, iyileri ve doğruyu yapanları yücelttiğinde yönümüzü doğru bir yola çevirmişiz demektir. Unutmayalım eğitimin iyi veya kötü olmasının sonuçlarını uzun yıllar sonra görürüz ancak. Kötü sonuçları düzeltebilmek için kuşakların geçmesi gerekebilir. Nereye gittiğimiz her birimiz için çok önemli olmalı, zira hepimiz aynı geminin içindeyiz. 

QHA

Yasal Uyarı