Günümüz Kırım Tarihi'ne isimlerinin altın harflerle yazılması gereken kadınlarımız vardır. Yakın tarihimizi, 18 Mayıs 1944 sürgünlüğünü, bu sürgünlük esnasında erkekler cephede savaşırken, kadınların, ihtiyarların ve çocukların Kırım’dan Sibirya’ya ve Özbekistan çöllerine hayvan vagonlarıyla gönderildiklerini biliyoruz. 

Stalin’in ölümünden sonra Kruşçev’in 1954’te Sovyetler Birliği’nin başına geçmesiyle Kırım Tatarları biraz rahat nefes alabilmelerine rağmen Vatan’a dönüş hala yasaktı. Sürgünlükte gençlere tarihimizi, dilimizi, örf ve adetlerimizi öğretmek amaçlı toplantılarla başlayan Milli Hareket, imza kampanyasından, mektup yazarak Moskova’ya temsilciler gönderilmesine kadar büyük çapta çalışmıştır. Milli Hareket’e bütün Kırım Tatarları gönül vererek ellerinden gelen maddi manevi tüm desteği vermişlerdir. 

Milli Hareket aktivistleri ev ev, köy köy dolaşarak halkımızı bilgilendirmiş, Moskova’ya sürekli temsilciler göndermişlerdir. Şunu göz ardı etmemek gerekir ki;  Sovyetler Birliği zamanında hakkını arayan bir mektubun veya toplu imzaların hükümete gönderilmesi devlete karşı gelmek ile eş anlamdaydı. Böyle bir girişim öğrencilerin okullardan atılmasıyla, çalışanların işlerinden kovularak hapishanelere, çalışma kamplarına veya akıl hastanelerine kapatılmasıyla sonuçlanırdı. Bu yürekli insanlar "Vatan Kırım yahut ölüm!" diyerek korkusuzca 1987 yılında Kızıl Meydan’a çıkmışlardır. Böyle toplu halde Moskova’nın ortasında Kızıl Meydan’da bir protesto Sovyetler Birliği tarihinde ilk defa görülmüştür.

Yıllar sonra Kırım’a dönüp gelen Milli Hareket’e katılan aktivistlerle görüştüğümde o günleri bana anlatırken tekrar o heyecanları ve korkuları yaşamışlardı. Hazırladıkları pankartları nasıl ceketlerinin içinde, göğüslerinde sakladıklarını, daha önceden anlaştıkları verilen bir işaretle meydanı her bir taraftan gelerek doldurduklarını anlatıyorlardı. Toplu halde meydana giremeyecekleri, Kızıl Meydan’a açılan üç ayrı kapıdan tek tek bireyler olarak geçebilecekleri malum. Bu sebeple kimi Lenin Mozelesini ziyaret eder gibi yapar, kimi turist olarak çevreye bakınır kimi metronun yanındaki bayiiden gazete alır. Anlatılanlar içindeki heyecan açısından bir Amerikan-Sovyet casusluk filmini aratmayan ve çok cesurca yapılan bir hak arayışıdır. Üç gün geceli gündüzlü süren bu protestolara kadınlar da erkeklerle aynı safta yer almışlardır. Kimi insanlar çocuklarını dahi getirmişler, Kırım Bayrağı’nı dalgalandırmışlardır. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla vatanına dönen insanlara hiçbir yerden yardım veya destek gelmemiş, sürgünlükte kurdukları hayatı, düzeni, işlerini, okullarını yanı kısacası rahat hayatlarını terkederek Vatan Kırım’a dönmüşlerdir.

Kırım, Ukrayna sınırları içerisinde kaldığında Kırım’a dönüp gelen Kırım Tatarları ilk başta vatandaşlık sorunuyla karşılaştılar. Vatandaşlıkları olmadığı için iş bulamadılar, evleri ilk etapta kurdukları çadırlardı ve bu şartlarda hayatlarını idame ettirmeye başladılar. Ancak filmlerde görebileceğimiz bir zorlukta yaşam mücadelesi verildi. Bu mücadelenin baş kahramanları kadınlarımızdır. Eğer kadınlarımız iki yıl, beş yıl, yedi yıl çamur içinde, suyu olmayan, ısınamadıkları çadırlarda sadece vatan aşkı için dönmemiş olsaydılar, bugün Kırım’da Kırım Tatarları olamayacaktı. Kadınlarımız doktorluk, öğretmenlik, muhasebe gibi yüksek ödenekli mesleklerini bırakarak, Kırım’da bahçelerde yetiştirdikleri domatesleri, pişirdikleri ekmekleri pazarlarda satarak geçim mücadelesi vermeseydi Kırım’da varlığımız olmayacaktı.

Kadınlarımız Kırım’a sürgünlükten dönerek sadece evlerini kurarak yaşam mücadelesi vermekle kalmamış, yüksek medeniyetimizi de tekrar yüceltmişlerdir. Kırım Tatar Sanat Müzesi, Kırım Tatar Çocuk anaokulları, Kırım Tatar Milli Kütüphanesi, gazeteler ve TV kanalı dahi kurmuşlardır. Mesela Kırım’da Alem-i Nisvan'ın çıktığı topraklarda, 100 yıl sonra Şefika Gaspıralı’nın izinden giderek Nenkecan dergisi yayın hayatına başlamışt, Kırım Tatar kadınlarına hizmet vermiştir.

Eli öpülesi kadınlarımız, bizim kahramanlarımız o kadar çok ki; Veciye Kaşka, Şefika Konsul, Ediye Cemileva, Vasfiye Cemileva, rahmetli Sabriye Seutova ve Sabriye Erecepova ile adları bu makaleye sığmayacak kadar çok olan diğer Milli mücadele insanlarımız... Mesela rahmetli Dr. Zamfira Asanova, tıp fakültesi mezunu olup hayatını Milli Harekete adamıştır. Moskova’ya Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi’ne Kırım Tatar halkının problemlerini içeren mektubu göndermekle görevlendirilen temsilcilerden biri olmuştur.

Zamfira Asanova, Moskova’ya temsilci olarak ilk gidenler arasındadır. Aynı zamanda 1966 yılından itibaren Moskova’daki insan hakları savunucuları ile ilk teması sağlayan, Milli Hareketimizin sesinin hür dünyaya ulaşması yolunda ilk teşebbüsü yapan kişidir. Milli Hareketimiz ile Moskova’daki insan haklarları aktivistleri arasında adeta ilk köprü olarak tarihi bir iş yapmıştır. Yuriy Andropov’un kabul ettiği grupta bulunan Zamfira Apte, 1967 yılında Moskova’dan döndükten sonra işinden uzaklaştırıldı. Onu deli diye akıl hastanesine yerleştirmeye çalıştılar. Neyse ki akıl hastanesine yatırılmaktan kurtulmuştur ve 1985 yılında Kırım’a dönerek Milli Hareket için çalışmaya devam etmiştir. Çadır evlerde yaşayan Kırım Tatarlarına yapılan haksızlıklara karşı çok büyük mücadeleler vermiştir. İnsan haklarının bu büyük savunucusu, 2014'te Kırım’ın tekrar Rusya tarafından işgal edilmesinden bir ay önce 73 yaşında vefat etmiştir.

Bir diğer büyük kadınımız Ayşe Seytmuratova’dır. 79 yaşındaki bu büyük kahramanımız Tarih fakültesinde okurken Milli Harekete katılıyor ve daha sonra Sovyetler aleyhine yanlış bilgi dağıtıp fitneye sebep olma gerekçesiyle Sovyetler’in en ağır hapishanelerinde yatıyor. 1978 yılında Sovyetler Birliği vatandaşlığından çıkartılıyor. İnsan Hakları savunuculuğunun önde gelen isimlerinden biri olan Ayşe Seytmuratova, Mustafa Cemiloğlu’nun tutuklu olduğu yıllarda uluslararası komitelerde Sovyetler Birliği’nde işlenen insanlık suçlarını ve Kırım Tatarlarının uğradığı haksızlıkları dile getirmiştir. Kırım’a 1992 yılında dönüp 2001 yılında kimsesiz ihtiyar Kırım Tatarları için Merhamet Evi'ni açmıştır. Burası hala hizmet vermektedir. 

Nenkecan Dergisi’nin editörü Zera Bekirova, Avdet Gazetesi için geçen haftalarda başka bir kadın büyüğümüzü anlatan bir yazı kaleme almış. Kevser Apte'den bahsetmiş.

Kırım’da herkes tarafından tanınan Kevser Apte, 1936 yılında Kırım’da doğmuş ve sürgünlükten kurtulamamıştır. Ural’lara annesi ve ablasıyla beraber sürülmüştür. 1954 yılında Taşkent’e göçmüşler, Kevser Apte okulu orada bitirmiştir. Üniversite’de Fransız dili bölümünden mezun olmuş, mezuniyetinden sonra Buhara’da Tarih fakültesine girerek ikinci bir fakülteden daha mezun olmuştur.

Kevser Apte bu noktadan sonr çalışmaya başlıyor ama işi gereği mahkemelere de katılması gerekiyor. İyi bilgi sahibi olması gerektiğine inanan Kevser Apte, bu sefer Hukuk Fakültesi’ne kayıt oluyor. Yirmi yıl boyunca çalışan, üç üniversite mezunu olan bu büyük kadın Kırım’a dönüp geldiğinde işsiz, evsiz, çamurlu arazilerdeki çadırlarda kalıyor. Ama tek bir isteği var: Kırım Tatarca kitaplar neşredilsin ve Kırım Tatarları, özellikle gençler bu kitapları okuyarak kendi tarihimizi, dilimizi, sanatımızı öğrensin. Seyyar satıcılar pazarlarda, toplantılarda, gösterilerde, festivallerde, bayramlaşmalarda tezgâh açarak çeşitli eşyalar satarlar. Bizim Kevser Aptemiz de kitap getirerek kitaplar satar. Herkes onu seyyar kitapçı olarak tanır ve geçen hafta 80 yaşını dolduran bu yüce insanımız hala her yere çantalarla, torbalarla toplu taşıma araçlarında kitaplarını taşıyarak halkımız kitap okusun diye çırpınıp kitaplar getirir. Çantasında kitap taşıyanlar bilirler, kitaplar tuğla gibi ağırdır. 80 yaşında bir kadının bu ağır işi yapmasının altında yatan özveriyi görmemek imkânsızdır.

İşte bir toplumda böyle kadınlar olduğu sürece bu toplumun başı daima dik olur ve her zorluğa rağmen ilerlemeye devam eder. Böyle muhteşem kadınlarımız sayesinde kültürümüz, medeniyetimiz yaşamaya devam edecektir.

QHA

Yasal Uyarı