ANKARA (QHA) -

Kıbrıs görüşmeleri sürerken, QHA olarak adadaki sorunları geçmişi ve bugünüyle okurlarımıza hatırlatıyoruz. Okurlarımızı önce 1996 yılına götürmüş, ardından daha geriye, Kıbrıslı Türklerin aktif direnişinin başladığı 1958 yılına dek uzanmıştık. Annan Planı'nı masaya yatırmadan evvel, günümüze geri dönüp, manzaranın genel bir özetini uzman bir isimden almanın yerinde olacağını düşünerek emekli Büyükelçi Tugay Uluçevik'i konuk ettik. 2016'nın son yarısı ve 2017'nin başı, müzakerelerin şekillendiği bir dönüm noktasını işaretliyor.

 

-Efendim, öncelikle Ada'nın güncel realitesini ve statükoyu sizden dinlemek isteriz.

Ada’da gerçeklerin neler olduğunu görmek için Ada’daki bugünkü duruma, yani, 1974'den bu yana ateşkes kararına dayalı olarak 42 yıldır devam  eden “statükoya” (status quo) bakmak lâzımdır. Görülen gerçekler şunlardır:

●Birincisi, kuzeyde sırf Türklerin; güneyde sırf Rumların yaşadığı şekildeki “iki kesimli” hudutları belli bir siyasî coğrafya;

●İkincisi, bu coğrafyanın üzerinde yaşayan “iki ayrı halk”;

●Üçüncüsü, birbirinden bağımsız fakat eş değerde “iki ayrı halk iradesi”;

●Dördüncüsü,  biri KKTC, diğeri “Kıbrıs Cumhuriyeti” olduğunu iddia eden yönetim olmak üzere bağımsız ve egemen   “iki ayrı devlet”,

●Beşincisi, iki ayrı demokrasi”;

●Altıncısı, bunlara bağlı iki ayrı mülkiyet durumu;

●Yedincisi, temelini 1960 “Garanti ve İttifak Antlaşmalarının teşkil ettiği ve Türkiye'nin 1974 Barış Harekâtıyla Ada'da fiilen oluşturduğu kuvvet dengesi ve istikrarlı sükûnet ve güvenlik ortamı.

 

-Peki, Rumlar'a terk edileceği çok konuşulan Karpaz'ın Türkiye için önemi nedir?

Karpaz Yarımadası Türkiye’ye en yakın noktadır. Hasım bir gücün eline geçerse aleyhimizde kullanılabilir. Kıbrıs adası içinde stratejik bir konumunun bulunduğunun farkındadırlar. Günümüzde Suriye'nin yeniden şekillendirilmesi yapılırken, Türkiye'nin güney hudutlarına bitişik olarak Suriye'nin kuzeyinden uzanan bir toprak şeridiyle veya koridoruyla ülkemizi kuşatan ve Akdeniz'e de çıkışı olan bir Kürt Devleti'nin meydana getirilmesi maksadıyla uluslararası bir tezgâh esasen faaliyet halindedir. Bu tezgâhın emperyalist çıkarlara uygun sonuçlar vermesi için Kıbrıs adasının Türkiye'nin fiilî etki alanının dışına çıkarılması ve özellikle Ada'nın Karpaz uzantısının Türklerin kontrolünden arındırılması fevkalâde önem taşımaktadır.

 

-Adadaki süreç, yalnızca Ada sakini muhataplar arasında yürümüyor. İngiltere-Amerika-Rusya bu işin neresinde duruyorlar?

Kıbrıs Adası, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da soğuk savaş şartlarında Batı ile Doğu blokları arasında nüfuz mücadelesinin odak noktalarından birini teşkil etmiştir. ABD ve İngiltere, Ada’nın genel olarak NATO’nun, özel olarak kendi nüfuz alanları içinde kalmasını sağlayacak politikalar uygulamışlardır. 1960 Antlaşmalar sistemi bu politikaların ürünü olmuştur. Kıbrıs 3 NATO üyesi Devlet’in fiilî ve hukukî etkisi ve sorumluluğu altına alınmıştır. Ayrıca, İngiltere Ada’da kendi egemenliği altındaki 2 üsse sahip kılınmıştır. ABD ve İngiltere Türkiye ile Yunanistan arasındaki Kıbrıs konusundaki ihtilâfa, hem kendi öz çıkarlarının korunması, hem de NATO'nun tesanüt içinde devamının sağlaması arzu ve düşüncesiyle yaklaşmışlardır.

Bununla beraber, son on yılda Türkiye’nin Batı oryantasyonunda kendisini gösteren dalgalanmalar, zikzaklar ve bazı sapmalar sebebiyle, ABD’nin ve İngiltere’nin, Türkiye’nin Kıbrıs’ta sahip olduğu fiilî ve etkin garantiye dayalı statüyü, Batı’nın Kıbrıs ile ilgili çıkarlarının korunmasında eskisi kadar yeterli bir güvence olarak görmüyor ve hattâ bunu sakıncalı buluyor olmaları da ihtimal dışı değildir. Bu yüzden de, Ada’nın - egemen İngiliz üsleri hariç - tamamının AB’ne katılmış olacağı bir çözüm şekli yönünde aceleci davranıyor olmaları da hatıra gelmektedir. İngiltere'nin AB'den ayrılma kararı almış olması bu düşünceyi temelsiz kılmaz. Zira İngiltere NATO üyesidir ve Kıbrıs'ta kendi egemenliği altında sahip olduğu iki askerî üssü AB'ne üye olurken esasen AB'nin egemenlik alanının dışında tutmuştur. İngiltere'nin Kıbrıs konusundaki politikasını şekillendiren temel faktör Ada'daki iki egemen üstür. İngiltere'nin Kıbrıs sorunuyla olan aktif ilgisi bu üslerin Ada'da kalmasının sağlamak içindir.  İngiltere Kıbrıs ve Doğu Akdeniz'deki çıkarlarını ABD ile arasındaki kopmaz tarihî bağları ve NATO ittifakı içindeki ortak çıkarları kullanarak korumaktadır. ABD, İngiltere'nin Kıbrıs'a yönelik politikalarının etkili ve güvenilir uygulayıcısı; çoğu zamanda sözcüsü durumundadır. 

ABD Kıbrıs sorununun kendisinin ve İngiltere'nin Ada ile ilgili stratejik çıkarlarına uygun düşecek bir siyasî çözüme kavuşması için çaba sarfetmektedir. Gereken zamanlarda özellikle KKTC'nin iç siyasetinde işlerine gelen siyasî güçlere çeşitli yöntemlerle destek vermekten geri kalmamaktadır. ABD Annan Plânı döneminde Rauf Denktaş'a muhalif olan güçleri desteklemiştir.

ABD, bilindiği üzere, Yunan, Ermeni, Yahudi gibi etnik lobilerin siyaset hayatında dinamik ve etkili rol oynadığı bir ülkedir. ABD'de, siyasetçiler ve bilhassa demokratlar, Yunan lobisine yaranma ihtiyacı içinde tavır takınabilmektedir. Bu olgu ABD'nin Kıbrıs politikasını uygularken takındığı tutumların şekillenmesinde etkili olmaktadır. Kıbrıs müzakere sürecinin 49 yıllık mazisine göz attığımız zaman ABD'nin Kıbrıs konusuna olan ilgisinin seçim dönemleri yaklaşırken arttığını; ülkesindeki Rum-Yunan lobisine Türkiye'ye baskı yapılıyor görüntüsü veren diplomatik girişimlerinin yoğunlaştığını görürüz.

İçinde bulunduğumuz Kıbrıs müzakere süreci döneminde de bu böyle olmuştur. ABD Başkan Yardımcısı Biden'ın Kıbrıs konusuna gösterdiği ilgi ve müzakere sürecinin son yıllarında Ada'ya da giderek bizzat gerçekleştirdiği girişimler esas itibariyle bu saiklarla olmuştur.

Rusya Federasyonu da kendisinin sıcak denizlerde de var olma tarihsel emellerini ve stratejik çıkarlarını gözeterek Kıbrıs adasına ilişkin gelişmeleri yakından ve derinden izlemektedir.

 

Kıbrıs adasının güneyi, Rusya'nın Doğu Akdeniz'deki varlığının temel ayaklarından biridir. Bu ayağı hareketli kılan vasıta Rusya'nın komünist AKEL partisi ile olan Sovyetler Birliği döneminden kalma siyasî bağları ve ilişkileridir. AB üyesi olmasına rağmen GKRY'nin Rusya ile olan ticarî ve ekonomik ilişkileri güçlüdür. Güney Kıbrıs Rusya için kara para aklama merkezi olmuştur. Rusya'nın Kıbrıs'ın güneyinde deniz ve hava üs kolaylıkları elde etme isteği sürekli olarak gündeme gelmektedir. 

Rusya, Sovyetler Birliği döneminde belirlenmiş ilkeler temelinde ve çerçevede zaman zaman Kıbrıs müzakere sürecine destek veren açıklamalar yapmaktadır. Rusya,  AKEL partisi ile olan yakın ilişkilerini ve BM Güvenlik Konseyi'nin daimî üyesi olarak sahip olduğu yetkiyi ve diplomasi manivelalarını kullanarak Kıbrıs konusundaki gelişmeleri etkileme imkânına sahiptir.

 

-Dönüşümlü Cumhurbaşkanlığı önerileri var, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Çözüm halinde iki taraf arasındaki siyasî eşitliği yansıtacak vazgeçilemez bir uygulama olan dönüşümlü cumhurbaşkanlığı Rum tarafınca henüz kabul edilmiş değildir. Anlaşmada yer almalıdır. Cumhurbaşkanlığı Yardımcılığı için de rotasyon kuralı getirilmelidir. Cumhurbaşkanı Türk olunca, Yardımcı Rum olmalıdır.

 

-Mevcut çözüm önerileri, sizce, Ada'ya nihai çözümü getirecek mi?

Cevabım "Hayır"!

Çünkü KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Akıncı'nın ve görüşmeci heyetinin 20 aydır yürüttükleri müzakere sürecinde çözüm hedefine odaklanmış olarak var güçleriyle çalıştıklarını verilen demeçler, yapılan açıklamalar, BMGS'nin, ABD ve AB yetkililerinin övgü dolu sözleri vasıtasıyla izlemekteyim.

Bununla beraber, çözümü sağlayan Liderler Nobel Barış Ödülüne aday gösterilseler ve Ödülü kazansalar, yarım asırdan fazla bir zamandır çözülememiş olan soruna getirilen çözüm Ada'ya kalıcı barış getirecek midir? Bundan hiç emin değilim. Hattâ Kıbrıs sorunu gibi, çok çeşitli etkenlerle ortaya çıkmış olan karmaşık bir sorun hakkında ileriye dönük bir öngörüde bulunmanın kaçınılmaz risklerini de göze alarak, bulunacak çözüm şeklinin Ada'ya sürekli barış ve istikrar getiremeyeceğini ifade etmek istiyorum.

Çünkü her şeyden önce, sorunu yaratmış olan sebeplerin ortadan kalkmamış olduğunu biliyorum. Müzakerelerin içinde yürütüldüğü çerçevenin, temel alınan parametrelerin, çözümün çeşitli veçheleri hakkında şimdiye kadar üzerinde mutabakata varıldığını medyadan öğrendiğim unsurların Kıbrıs'ta sürekli barış sağlanmasına müsait olmadığını değerlendiriyorum. Yaklaşıldığı söylenen çözümün iç ve dış dengelerinin yokluğunu fark ediyorum. 

 

-Rum tarafında Enosis fikrinin devam ettiğini düşünüyor musunuz?

Rumlar ve Yunanistan "enosis", yani bir Rum/Yunan adası telâkki ettikleri Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanması, Yunanistan ile bütünleşmesi ülküsünden vazgeçmiş değillerdir. Rum tarafının Meclisi'nin 1967'de kabul ettiği "enosis" kararı hâlâ geçerliğini muhafaza etmektedir.

"Enosis" hedefine kuvvet, şiddet kullanarak erişemeyeceklerini idrak etmiş gibi görünen Rum - Yunan ittifakı, 1993'den itibaren "enosis" i, Türkiye'nin içinde yer almadığı AB bünyesinde, Kıbrıslı Türklerin sakat federal bir düzen içinde sözde "Kıbrıs Cumhuriyeti'ne" yamanması suretiyle gerçekleştirmeğe çalışmaktadırlar.

Hatırlanacağı üzere, Yunanistan'ın eski Başbakanı Simitis, sözde "Kıbrıs Cumhuriyeti'nin" 16 Nisan 2003 günü Atina'da toplanan AB Zirvesinde Katılım Antlaşması'nı imza etmesinden birkaç gün sonra GKRY'ni ziyaret etmiş ve orada yaptığı konuşmada "enosis'in gerçekleştiğini" söylemiştir. 

 

-Türk kamuoyu peki, "Milli Dava"yı unuttu mu?

Hal böyleyken, Türk kamuoyunda, 1953'den itibaren "millî dava" anlayış ve ruhuyla benimsediği konuya karşı kahredici bir ilgisizliğin ve hattâ umursamazlığın varlığını müşahede etmekteyim.

Kıbrıs konusunun bütün aşamalarının Türk kamuoyunun ilgi odağında yaşanmış olduğunu; Kıbrıs'a ilişkin haberlerin manşetlerden verildiğini; TBMM'nin Kıbrıs müzakere sürecinin önceki aşamalarında birçok kereler özel oturumlar ve olağanüstü toplantılar yapıp "millî dava" hakkında kararlılık ifade eden bildiriler yayınlamış veya kararlar almış olduğunu bilenlerdenim.  Bu defa Türkiye'nin ve özellikle kamuoyunun konu karşısında gösterdiği, suskunluğu, ilgisiz ve hattâ umursamaz duruşu 1950 ile 2000 arasındaki dönemlerle kıyaslayarak değerlendirme imkânına sahip bulunuyorum.

Çıkardığım sonucu,  sadece Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC Devletleri'nin menfaatlerini düşünerek değil, millî bütünlüğümüzün geleceği açısından da hayra alâmet görmüyorum.

"Millî Dava" sözü, kavramı siyaset adamlarımızın dilinde sadece KKTC ile ilişkilerimizde törensel vesilelerle telâffuz edilir hale gelmiştir.

BMGS Butros Ghali zamanında 1992 yaz aylarında Fikirler Dizisi denen bir çözüm plân taslağı üzerinde New York'da cereyan eden müzakereler münasebetiyle, Anavatan Partisi  ve Refah Partisi tarafından verilen önergelerle, TBMM,  yaz tatilinde olmasına rağmen,  25 Ağustos 1992 günü olağanüstü toplanmıştı.  O zaman New York'da cereyan eden müzakerelerin, günümüzdeki müzakereler kadar, Kıbrıs konusunun kaderini belirleyici bir mahiyeti yoktu. Yine de, TBMM'nin olağanüstü toplantısına ihtiyaç duyulmuştu. O toplantıda,  yapılan heyecanlı konuşmalarda KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın müzakerelerde uluslararası baskılara boyun eğmeden “millî davayı” üstün dirayet  ve vukufla  yürütüş tarzından   takdir ve övgüyle söz edilmiş; kendisine destek ifade olunmuş ve Kıbrıs konusunda sağlam bir dayanışma ortaya konulmuştur.  TBMM kabul ettiği deklarasyonda  “Kıbrıs'taki iki toplumun rızasına dayanmayan hiçbir çözümü kabul etmeyeceğini” dünyaya ilân etmiştir. TBMM'nin "millî davaya" ve Denktaş'a arka çıkan duruşu, Türk tarafının müzakerelerdeki pozisyonu kuvvetlendirmişti. 

 

-Peki sizce çözüm nedir?

Kıbrıs’ta çözüm dünya devletlerinin KKTC’yi tanımasından geçer. Eğer isterlerse iki devlet arasında bir konfederasyon kurulması veya iki ayrı devlet halinde kalmasıdır. Madem ki güney, Avrupa Birliği ile bütünleşmiş durumda kuzey de Türkiye ile bir güç halinde bütünleşebilir ama hiçbir zaman Türkiye ile birleşmemelidir yani KKTC bağımsız devlet olarak kalmalıdır. Eğer Türkiye ile KKTC birleşirse o zaman herkes der ki “Bak Türkiye toprak kazancı için yapıyor”. Türkiye’nin toprak kazancı emeli yoktur, amacı kendi ve Kıbrıs Türk halkının güvenliğini sağlamaktır. Onların refah ve huzur içinde kendi devlet çatılarının altında yaşamasını sağlamaktır.

 

Tugay Uluçevik, 1939 yılında Ankara’da dünyaya geldi. İlk öğrenimini Antakya, Ankara ve Balıkesir’de tamamlandıOrtaokul ve Lise öğrenimini TED Ankara Koleji’nde yaptı. Ankara Hukuk Fakültesini bitirdi.

Dışişleri Bakanlığındaki Görevleri:

Kıbrıs-Yunanistan Dairesinde göreve başladı Aday Meslek Memuru(1967-1969)

Kıbrıs Şubesi Müdürü(1974-1975)

Bakan Özel Kalem Müdürü(Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil (1975-1976)

Kıbrıs Dairesi Başkanı(1980-1982)

Kıbrıs-Yunanistan İşleri Genel Md. Yrd.(1982-1985)

Müsteşar Yardımcısı (1991-1995)

Dış Görevleri

BM Cenevre Daimi Temsilciği’nde Başkatip(1969-1972)

Tiran Büyükelçiliği’nde Başkatip(1972-1974)

BM New York Daimi Temsilciği’nde Müsteşar (1976-1980)

Abu Dhabi Büyükelçisi (1985-1989)

Bükreş Büyükelçisi (1989-1991)

BM Daimi Temsilcisi. Büyükelçi (Cenevre, 1995-1998)

Bonn Büyükelçisi(1998-1999)

Berlin Büyükelçisi(1999-2001)

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Strasbourg) nezninde Hükümet Ajanı

Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreter Vekili, Büyükelçi(2003-2006)

Söyleşi: Berkay Bigeç

QHA