Tarihler 26 Kasım 2008’i gösterdiğinde, tüm dünya bir grup teröristin koca bir şehri nasıl birbirine kattığını hayret ve korkuyla seyretmişti. Hindistan’ın Bombay şehrinde, 29 Kasım tarihinde teröristler etkisiz hale getirildiğinde ortaya çıkan tablo hayli ürkütücüydü. Google Earth vasıtasıyla saldıracakları yerleri belirleyip buna göre planlama yapan Pakistan kökenli bir radikal grup, deniz yoluyla şehre sızmış, ayrı gruplar halinde taksilerle şehre dağılmış, on ayrı noktada silahlı ve bombalı saldırı düzenlemiş, saldırılar neticesinde 173 kişi hayatını kaybetmiş, 308 kişi yaralanmıştı. Saldırganların hepsi 20’li yaşlardaydı ve vücutlarına kokain, LCD izlerine rastlanmıştı. Eylemden önce ateşli silah kullanımı ve bomba yapımı sorguya karşı koyma, işkenceye dayanma eğitimlerinden geçirilmişlerdi.

Bu saldırı tarihteki diğer terör saldırıları arasında yerini aldı. Ancak es geçilen nokta, Bombay saldırısının 2010’lu yıllardaki terör saldırılarının daha doğrusu “şehirlerin” harp sahrası olduğu yeni savaşların habercisi olduğuydu. O vakte kadar bu yeni tip savaş, “sokak savaşları” bağlamında Çeçenistan ve Irak’taki düzenli-düzensiz gayrinizami çatışmalarla ifade ediliyordu. Az sayıda ve gerekli donanıma sahip birkaç kişinin, birkaç birliğin verebileceği zararı verebilmesinin ve bu tür saldırıların topyekun saldırılardan daha yıkıcı olduğunun fark edilmesine henüz zaman vardı.

Daha önceden fark edebilen var mıydı? Elbette. Liddel Hart, “Strateji: Dolaylı Tutum” kitabında, daha Soğuk Savaş’ın başlarında 20. ve 21. yüzyıllarda, taktik nükleer silahların varlığı nedeniyle açık ve sıcak savaşların riskli hale geldiğini, artık asıl mücadelelerin gerilla savaşı bağlamında, az sayıda özel personeller, şehirlerde ve insanların zihinlerinde yürütüleceğini yazmıştı. Hart yine şu satırları kaleme almış ve uyarmıştı: “Barış istiyorsanız savaşı, özellikle yıkıcı ve gerilla savaş türlerini, yeraltı savaşını anlayınız!”

Şunu da hatırlatmak lazım, bu gidişat salt 20. Yüzyılda kendini belli etmiş değildir. Tarihsel olarak bakıldığında gerilla savaşının ya da çete harbinin önceleri atlı süvariler ve çetelerle yani çok defa düzensiz küçük kuvvetlerle icra edilen, daha sonra Batı askeri teorisinde bütün dikkatleri üzerine çekerek komandolar ve özel birlikler tarafından icra edilen  bir harekat tarzı olması söz konusu. Ancak istisnai örnekler, modern dönemdeki uygulamalara ışık tutmuştur. Mesela Osmanlı bünyesindeki akıncıların (dil bilen, dil alan ve harpte düşman bölgesini tarumar edip barış zamanı asla düşmandan ayırt edilemeyecek unsurlar) az sayıda atlı okçuyla yahut hafif birlikle yaptıkları bu tür hareket tarzının temelidir. Modern dönemin modern koşullarında, elde edilen imkanlar nispetinde daha yıkıcı olanakların elde edilmesi söz konusudur sadece.

20. yüzyılda gayrinizami harp alanında atılan adımlar, 21. yüzyıla gelindiğinde bambaşka sonuçlar doğuracaktır. Harp meydanlarının şehirlere taşındığı bir ortamda, dolaylı yoldan bağlantı kurulabilecek ve manipüle edilebilecek terör yapılanmaları aracılığıyla bir tür “vekalet savaşı” yürütmek…

Mehmet Tanju Akad’ın “Tarihten Bugüne Gayrinizami Savaş” adlı eserinde vurguladığı “şehirlerin savaşlarda rolünün giderek artması” hususu, sadece büyüyen metropollerle, köy nüfusunun şehirlere akmasıyla alakalı değil. Bu tür savaş çeşidi insanların morallerini ve zihinlerini de hedeflediğinden, değişen ve dönüşen toplumun şartlarına da adapte olmuş durumdadır. Teröre yahut herhangi bir saldırıya karşı bıkkınlık, başka bir güç tarafından o ülke içerisinde huzursuzluk yaratmak için manipülasyon amacıyla kullanılabilir. Eskiden savaşlarda belirleyici olan yahut insanların savaş azmini etkileyen şey hayati ihtiyaçlarının kesintiye uğramasıydı. Bugün ise hayati ihtiyaçlar ve sosyal sorunlardan ziyade insanların yani şehrin görece rahat koşullarında yaşamaya alışmış kimselerin “konforlarının” tehdit edilmesi, daha yıkıcı sonuçlar elde edilmesini sağlamaktadır. Yani günümüz koşullarında internet bağlantısı kesilmiş bir insan, belli durumlara göre daha öfkeli ya da daha umutsuz hissedebilir kendini.

Yeni savaşların psikoloji ağırlıklı bir hale gelmesi sadece hedef alınanlar açısından değil, bu tip operasyonları icra eden unsurlar açısından da söz konusudur. Dikkat edilirse DAEŞ’e katılan ondan önce de El-Kaide’ye katılan Avrupalı gençlerin örneğinde, terör örgütlerinin bir tür “trend” yani “moda” sayılarak, psikolojik ve sosyal bunalıma düşmüş kimseleri bu tür operasyon türünü icra etmek üzere aranılan kimselere dönüştürmektedir. Saldırgan profillerine bakıldığında (özellikle son bir-iki ayda) psikolojik sorunları olan, arayıştaki kimseler oldukları görülecektir. Yalnızlaşan ve mutsuzlaşan insanın oluşturduğu zafiyeti ve güç boşluğunu, terör örgütleri yahut bunları maşa olarak kullananlar elbette değerlendirecektir. 

Bu bağlamda şu tehlike doğmaktadır: Artık bu tür örgütlerin dolaylı yahut doğrudan algı operasyonlarına maruz kalan kimseler, sempatizanlar vb. potansiyel terör tehlikesi taşımaktadır. Terör örgütlenmelerinin kendileri bile sırf bir isim daha popüler diye hiçbir sıhri bağ yokken daha popüler bir terör örgütüne tabiyet arz ediyorsa, sıradan bir bireyin, arayışta olan bir bireyin bu tür yapılanmalara temas etmesi kaçınılmazdır.

Üstelik artık gruplara ve hücre örgütlenmesine de gerek kalmamıştır. İnternet üzerinden belli bir sempatizanlık geliştiren ve çevresine zarar vermeye niyetli her insan, bir yerden emir almadan kendi başına yahut sadece kendi tanıdıklarıyla, her türlü güvenlik çeperini aşarak Fransa ve Almanya’da olduğu gibi kanlı eylemlere imza atabilmektedir.

19. yüzyılın sonlarındaki tek kişiden yahut üç kişiden oluşan, kraliyet ailelerini hedef alan silahlı bombalı anarşistlerin saldırı biçiminin yeniden moda olduğu söylenebilir. Herhangi bir örgütlenmeyle teması, kanlı eyleminden önce asla bilinemeyecek kimseler, istihbarat unsurlarının dikkatlerinin dışında eylem planlayıp icra edebilmektedir. İdeolojisine inanmış ve silahlarını temin etmiş bir çılgın, sırf bir araç kaçırarak bile istediği terör eylemine imza atabilir. Gazete yazıları ve internet yayınlarıyla dolaylı yollardan birini ya da birilerini hedef gösteren terör örgütleri, bu sayede doğrudan emir vermeden (ki bu aynı zamanda terör örgütü dışı unsurların yahut maşa olarak kullanan unsurların manipülasyonuna da olanak sağlamaktadır), kendisinin bu tür bir saldırıyı düzenlemekle vazifeli olduğuna inanan kimseler aracılığıyla herhangi bir saldırı eylemini, isimlerini duyurmak adına yaptırtabilirler.

Şehirlere taşınan savaşların en korkutucu kısmı da belki budur...

QHA

Yasal Uyarı