Türkiye ve Rusya tarih boyunca çoğu zaman birbiriyle düşman saflarda yer almış, benzer jeo-stratejik ve jeo-politik özelliklere sahip Avrasya coğrafyasında yer alan iki önemli ülkedir. Modern zamanlarda ise Türkiye, NATO'nun güney sınırını Sovyetler Birliği'nin tehdidine karşı kollamış ve Sovyetleri “kızıl tehdit” olarak algılamıştır. “Ruslara güvenilmez” anlayışı, Türkiye'de yaygın kullanılan bir deyim olmuştur. Rusya da Osmanlı’yı Ortodoksluğun kutsal kenti Tsargrad’i (İstanbul’u) işgal eden ülke olarak nitelendirmiştir.

1492 yılında Rus Çarı III. Ivan’ın İstanbul’a diplomatik bir heyet gönderme süreciyle birlikte başlayan diplomatik temaslar Türk-Rus siyasi ilişkilerinin ilki olmuştur. İki ülkenin ilişkileri köklü bir geçmişe dayanmaktadır. Türkiye SSCB’yi kuruluşunun hemen akabinde tanırken, Sovyetler Birliği de Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara Hükümeti’ni tanıyan ilk büyük devlet olmuştur. İki ülke arasındaki ilişkilerin kırılma noktası, Türkiye’nin NATO’ya üye olmak istemesiyle birlikte başlamıştır. Soğuk Savaş döneminde, Rusya Türkiye’yi Batı bloğunun bir uzantısı, Türkiye ise Rusya’yı bir tehdit olarak görmüştür. Ancak Türkiye ve Rusya karşı bloklarda olmalarına rağmen, aynı coğrafyada olmalarının etkisiyle işbirliği yapmanın farklı yollarını bulmuşlardır. Ticaret, Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerde ön planda yer almıştır. Türkiye ile Rusya arasındaki ekonomik ilişkilerin temel çerçevesini, Türkiye ile SSCB arasında 8 Ekim 1937 tarihinde imzalanan Ticaret ve Seyrüsefain Anlaşması belirlemiştir. 1990’lı yıllarda Türkiye ve Rusya arasında yaşanan siyasi sorunlar ve rekabet yüzünden ekonomi temelli ilişkiler durağan bir şekilde devam etmiştir.

Rusya’da 1998 yılında yaşanan büyük ekonomik krizin neden olduğu kırılgan yapı, 2000 yılında Vladimir Putin’in Devlet Başkanlığı göreve gelmesi sonrasında yürütülen politikalar neticesinde daha istikrarlı bir hale getirilmiştir. Bu dönemde güvenlik temelli dış politikadan ekonomi temelli bir dış politikaya geçilmiş ve Rusya Federasyonu’nun enerji potansiyeli, ekonomi ve askeri alandaki handikapların üzerini örtecek biçimde kullanılmaya başlanmıştır. 2000’li yıllarda karşılıklı üst düzey ziyaretler iki ülke arasında siyasi ilişkilerin de önemli aşama kaydetmesini sağlamış ve bu dönemde ekonomi vasıtasıyla gelişen ilişkiler, siyasi alanda da ilerlemiş ve olumlu bir sürece girmiştir. İzlediği siyaset ile enerjinin bir dış politika aracı olarak kullanımını gerçekleştiren Putin döneminde Türkiye ve Rusya Federasyonu ilişkileri enerji boyutuyla dikkati çekmektedir.

İki ülke arasındaki ekonomik ilişkileri; ticaret ve yatırım, enerji, turizm, yeni projeler olarak dört başlık altında değerlendirebiliriz ancak son on yıla baktığımızda Rusya'yla gittikçe artan enerji ilişkisinin ön plan çıktığını görmekteyiz. İlişkilere makro ölçekten bakılırsa sorunların yüksek rekabet ve yüksek işbirliği oranında enerji bağımlılığı da dikkate alınarak çözüm odaklı stratejik ilişkiler geliştirilmelidir. Başta belirttiğimiz iyimser tablo Türkiye-Rusya ilişkilerinde sorunların olmadığı anlamına gelmemektedir.  Özellikle 1990’ların başından itibaren ciddi bicimde yayılan bölgesel etnik çatışmalar ve separatizm dalgası Türk-Rus ilişkilerinin seyrini de zaman-zaman etkilemiştir. Bu bağlamda Kafkasya’daki Dağlık Karabağ, Güney Osetya, Çeçen sorunu ve PKK sorunu, Kıbrıs ve Ermeni meselesi gibi benzeri sorunlar  zaman-zaman önem kazanmıştır. 2014 yılında Kırım’ı işgali ise son hamle olarak değerlendirilebilinir.

İki ülke arasındaki ilişkiler son dönemdeki uçak krizinden sonra tamamen boyut değiştirmiştir. Uçak krizi ilişkilerde alınan en keskin virajdır. Buradan da siyasi gelişmelerin kırılgan ve değişken bağımlı olduğunu ve bunun Rusya Federasyonu-Türkiye arasındaki ekonomik ilişkilere de doğrudan etkileyebileceği sonucunu çıkarabiliriz. Son yaşanan olayların ardından Türkiye-Rusya krizinin çözülmesi özellikle Rusya tarafının olayları giderek sertleşen bir üslupla sürdürmek istemesi bakımından pek de mümkün görünmemektedir. 

QHA

Yasal Uyarı